Ergenekon kılıfı altında Alevi kıyımı gerçekleştiriliyor
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu
Köln, 10.03.2010
Alevi toplumu inancı ve kültürü gereği her zaman hümanist bir yaklaşımla demokrasinin savunucusu olmuşlardır. Bu yapısı gereği tarihin her anında karanlık güçlerin hedefinde yer almışlardır. Cumhuriyet tarihinde de toplumumuz Maraş’ta, Çorum’da, Madımak ve Gazi’de bu kirli organizasyonların hain saldırılarına maruz kalmışlardır. Hiç şüphesiz ki; Türkiye’de militarizmden faşizmden en fazla zarar gören toplumsal katman Alevilerdir. Aleviler; köylerine zorla cami yapılmasından, çocuklarına okullarda zorla din dersi verilmesine kadar akla hayale gelmeyecek çeşitli fiziki ve psikolojik baskılara maruz kalmışlardır. Söz konusu kirli organizasyonların istekleri doğrultusunda kamu kuruluşlarında ve orduda üst düzey mevkilere getirilmeleri engellenmiştir. İste bu nedenlerden dolayıdır ki; bu kirli yapının deşifre edilmesi ve suçluların adalet önünde hesap vermesini Alevi toplumundan daha fazla kimse isteyemez.
Fakat görüyoruz ki; uzun bir süredir Türkiye’nin gündemini meşgul eden ‘Ergenekon’ operasyonları karanlıkları aydınlatmak yerine artık kendisi karanlık bir yapı halini almıştır. Bir komutanın ‘Alevi köyleri ile ilgilenmek’ ile suçlandığı bir ortamda soruşturmanın sağlıklı yürümediğini net şekilde görmekteyiz. Kendisinin soruşturulmasına ihtiyaç duyulan bu operasyon, artık alenen Alevi toplumuna yönelmiştir. Son olarak Erzincan Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi Saymanı Binali Bircan’ın gözaltına alınması tarafımızca anlaşılır bir durum değildir. Yapımını gerçekleştirdiğimiz ve sıcak ilişkiler içinde bulunduğumuz bu cemevinin ve yöneticilerinin söz konusu kirli organizasyonla hiçbir ilişkisi olamaz. AKP Hükümeti ve temsil ettiği zihniyet Alevilerle hesaplaşmak adına bu iftira kampanyalarına bir an önce son vermesi gerekmektedir. Aksi yönde atılacak her adim toplumsal barışa olan güveni zedelemektedir.
Alevi Çalıştay oyalamanın ve gerçekleri saklamanın ‘maskesi’ oldu…
AKP Hükümeti tarafından düzenlenen ‘Alevi açılımına ve çalıştayına’ süreci sekteye uğratmamak adına kurumumuzca müdahale edilmemiştir. Fakat süreç içerisinde her fırsatta Alevilerin sorunlarının çözümlerinin Çalıştaylarda değil, TBMM çatısı altında yürütülmesi gerekliliği tarafımızca dile getirilmiştir. Son operasyonların ardından uzun bir süredir AKP Hükümeti tarafından yürütülen Alevi açılımının hangi gerçekleri maskelemek adına yapıldığı gözler önüne serilmiştir.
Ergenekon’u bir sindirme aracı olarak kullanan Hükümet, önce TSK içindeki Alevilere yönelttiği Alevi kıyımına yargı mensuplarını da katarak cepheyi genişletmiştir. Fethullah Gülen’in ışık evlerinde yetişmiş savcılara havale edilen bu operasyon artik çığırından çıkmıştır. Bu noktadan sonra hükümetin, anayasa ve yargı reformu konularında yürüteceği hiçbir çalışma ‘toplumun her kesimini kucaklama ve objektiflik’ özelliklerini taşımayacaktır. Hükümetin bir an evvel yargıdan ve bağımsız çalışması gereken diğer kamu kuruluşlarından elini çekmesini bekliyoruz.
Bu yazı teorik felsefi olmakla birlikte, belli ölçüde tarihi de içerecektir. Tarih, sevdiğim ve isteyerek okuduğum, bilgi dağarcığıma da gereği kadarını istiflediğim bir bilim dalıdır. Ben tarihçi değilim. O nedenle de yazının tarihle ilgili olan kısmını bir tarihçi gibi değil, kendime özgü bir üslup, yaklaşım ve yöntemle belirtmeye çalışacağım. Söz konusu yöntemle,sentez yapmam gereken olguları da sentezleyerek, Osmanlıya ön gelen sürecin aklı ile Osmanlıyı kendi tarihinin sonuna doğru sürükleyen aklı ve bu akıllardan geriye kalan tarihi mirası bilimsel bir yöntemle ve teorik düzlemde irdelemeye çalışacağım.
Bunu yaparken, olguları parçalara ayırmak ve yeniden bütünleştirerek sentez yapan materyalist yöntemi kullanacağım. Aynı yöntemle neden sonuç, nesnel ve öznel fenomenlerin ilişki ve çelişkilerini de vurgulamaya çalışacağım. Ayrıca çok somut tarihsel ve toplumsal olayları örnekleyerek, tarihin tesadüflerin değil nesnel olguların ürünü olduğunu, nesnel nedensiz hiçbir tarihsel ve toplumsal olgunun var olamayacağını anlaşılır bir biçimde vurgulayacağım.
Tarih, materyalist bir yöntem ve yaklaşımla ele alınıp, değerlendirilmeden bütün öğeleriyle sağlıklı bir şekilde kavranamaz ve kavratılamaz. İnsanın kendi tarihinin hem yazarı hem de, oyuncusu olması, yapılan her şeyin, insan gereksiniminin ve aklının bir ürünü olmasındandır. Bir toplumsal tarihi sağlıklı bir şekilde anlayabilmek için, her olgu gibi, önce parçalara bölmek tekrardan bütünleştirerek, sentezlemek gerekir. Bu materyalist yöntem, tarihin yazarını, oyuncusunu, gereksinimini ve de onu üreten aklını en net bir şekilde ortaya koyar.
Devlet tarihçisi olmayan, tarihe materyalist açıdan yaklaşan bazı tarihçiler hariç, Osmanlı tarihinin yazarları Materyalist yöntemi uygulamadıkları için, Osmanlı tarihinin sadece biçimsel yönüyle ilgilenmişlerdir. Tarihin yapısal içeriği, gereksinimi ve onu üreten akıl ya da akıllar söz konusu edilmemiştir. Her şey gibi devlette, insanlar arasında çıkan sorunları çözmek için insanın gereksiniminin bir ürünü olarak doğmuştur. Süreç içerisinde de egemenlerin eline geçerek, egemen sınıfın bir baskı aygıtına dönüşmüştür. Bunun gibi Osmanlı Devleti de toplumsal gereksinimin bir ürünü olarak doğmuş, tarihsel ve toplumsal işlevi sona erince de tarihteki yerini alarak, tarihe karışmıştır.
O nedenle bütün toplumsal gereksinimler gibi Osmanlı’nın da bir önü bir sonu vardır. Osmanlıya ön gelen süreç, Türkmenlerin ortaysa dan göç ederek Anadolu’yu yurt edinmeleri ile başlamıştır. Ancak, bu yurt edinme dünya tarihinde eşine hiç rastlanmamış bir yurt edinme biçimi. Elbette göç ederek yurt edinme işini ilk yapan Türkmenler değildir. Kuzey Amerika , Avustralya gibi kıtalar bile göçülerek yaratılmışlardır. Ama Türkmenlerin Anadolu’yu yurt edinmeleri ile Kuzey Amerika ve Avustralya’yı yurt edinmeleri aynı nesnel ve öznel nedenlerle olmamıştır. Kuzey Amerika da ve Avustralya da yerliler var ama Anadolu da ki gibi büyük bir uygarlık, bir devlet, hatta imparatorluk yoktu. Ve Anadolu, Kolombo’unu K. Amerika’yı tesadüfen keşfettiği gibi keşfedilmedi. Ya da Avustralya gibi kaçak suçluların tesadüfen görüp yerleşerek yurt edindikleri bir toprak parçası şeklinde olmadı.
Ayrıca, Türkmenlerin Anadolu’yu yurt edinmeleri Kuzey Amerika’ya ve Avustralya’ya gidip yerleşenler gibi bir anlam taşımıyor. Yurtlarında yaşama olanağı kalmamış olan topluluğun kitle halinde kendilerine yeni bir yurt aramaları biçiminde oluyor. Savaş aygıtını, Anadolu’nun yerli halkına karşı değil Bizans imparatorluğunun egemenliğine karşı kullanmışlardır. Yerli halkla savaşmamış, (Ermeniler hariç) anlayış geliştirmiş, özellikle de Kürtlerle yüzlerce yıl sürecek olan ittifaklar yapmışlardır.
Bu kısa girişten sonra felsefi, teorik ve tarihsel konulara geçebiliriz.
Türkmenlerin Felsefe Ve İnanç Boyutu
Anadolu’ya akan Orta Asya göçmenlerinin, felsefi ve inanç yapılanması, bir birinin benzeri olan Mazdak, Manizm ve Şamanizm idi. Bu felsefelerin öznesi insandır. İnsanı başa alırlar. Aynı dönemde Kürtlerin inancı da Zerdüşt’tü. Zerdüşt’tün, Mezopotamya’nın çok tanrılı dinlerinden kalma, Kürtler tarafından yaşam biçimi olarak benimsenmiş, bir inanç felsefesi olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak Kürtlerin inancı olan Zerdüşt’tün, Türkmenlerin inancı olan Mazdak, Manizm ve Şamanizm’e yakın bir inanç, felsefe ya da din olması nedeniyle, Orta Asya dan gelen Türkmen toplulukları ile Kürtlerin sıkı ve kalıcı ittifaklar kurmasını kolaylaştırmıştır.
İsviçre Neden Bilimde Fiziki Büyüklüğünden Daha Büyük Değerlere Sahiptir?
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
05/02/2010, Cuma, Adana
İsviçre, doğal peyzaj güzelliği, kayak yapılan dağları, kişi başına zenginliği,
çikolatası, saat sanayisindeki etkinliği, bir zamanlar gizli hesapları veya kara
para aklama bankalarının varlığı ile bilinirdi. İsviçre genel kültürü,
hoşgörüsü, ince sanatsal işlevi ve teknolojisi ile dünyanın takdirini
toplamıştır. Soru şu; İsviçre nasıl başarıyor da bilimde, sanat ve sosyal
hayatta bu ileri düzeyde varlığını koruyor. İsviçre genelde savaşlardan hep uzak
durmuş, bağımsız kalmayı başarmış, değişik kültürlerin iç içe yaşamayı başardığı
bir toplum. Halen Avrupa'nın en güzel ve gözde ülkesi. Her bir bölgesi bir başka
güzel. İsviçre'ye daha önce bir kaç kez gitmiştim. İlk defa 1988 yılında
Almanya'da staj yaparken gitmiştim. Peyzajı ve varlıklı yapısı her zaman göz
kamaştırıyordu. O zaman ülkenin sosyal ve bilimsel yapısını tam anlayamamıştım.
Daha sonraki yıllarda bilimsel toplantılar yapınca Basel Üniversitesi ve Lozan
(Lusan) Üniversitesi tarafından konuşmacı olarak çağırılmam nedeniyle birçok
defa İsviçre'de bulundum.
İsviçre Hassas İş Yapan Bir Ülke
İsviçre genelde hassas ince el işi ve teknoloji işi yapan bir ülke. Dünyaca ünlü
saatler ve diğer hassas çalışmalar İsviçre'de yapılmaktadır. Birçok şirketin
endüstri merkezleri özellikle ilaç sektörünün fabrikaları İsviçre'de bulunuyor.
Ancak son yıllarda Japonların elektronik saat geliştirme teknolojisi, bankaların
şeffaflaşması ve dünya ticaretindeki küreselleşme ilişkileri İsviçre'yi artık
saat sanayisin da eski konumunda olmadığı görülüyor. Son yıllarda saat sanayi,
güneş enerjisinden yararlanma konularında halen dünyada bilimsel araştırmaya en
çok önem veren ülkelerin başında gelmektedir.
KONAK Belediyesi’nde çalışan Alevi vatandaş Sinan Işık’ın İzmir’deki bir mahkemeye verdiği dava dilekçesiyle başlayan hukuki süreç, Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kadar uzanarak Türkiye açısından çok önemli bir kararla kapandı. Kuvvetle muhtemeldir ki, çok uzak olmayan bir gelecekte nüfus cüzdanlarımız değişecek.
2006’DAKİ ADIM AİHM’Yİ TATMİN ETMEDİ
* Sinan Işık’ın bütün talebi, nüfus cüzdanında “din” hanesinin karşısına “Alevi” yazılmasıydı. Işık, bu taleple 2004 yılında İzmir’de mahkemeye başvurdu ve uygulamanın yalnızca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) değil, Türkiye Anayasası’nın 24’üncü maddesinin “Kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” şeklindeki hükmüyle de çeliştiğini belirtti.
Mahkeme, başvuru üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş istedi. Başkanlık, bu konuda geleneksel yorumunu mahkemeye göndererek, Aleviliğin İslam’ın bir “alt alanı” olduğu, bu çerçevede ayrı bir din olarak değerlendirilemeyeceğini vurguladı. Mahkeme, bu gerekçeye dayanarak Sinan Işık’ın talebini reddetti. Yargıtay’daki temyiz süreci de Işık’ın aleyhinde sonuçlandı.
* Işık’ın AİHM’de başlattığı süreç işlerken, Türk hükümeti 2006 yılında AB reformları çerçevesinde bir adım atarak nüfus cüzdanlarında din hanesinin doldurulmasını zorunlu bir uygulama olmaktan çıkarttı. Geçmişteki uygulamada Hıristiyan vatandaşlar için nüfus cüzdanlarında zaman zaman “diğer” ifadesinin yazıldığı durumlar yaşanmaktaydı.
Davanın AİHM’de görülmesi sırasında Türk hükümetinin savunmasının en önemli dayanağını 2006’daki yasa değişikliği oluşturdu. Ancak bu düzenleme AİHM’yi tatmin etmedi.
KARAR: CÜZDANDAN DİN BÖLÜMÜNÜ SİLİN
* AİHM’nin kararında altı çizilmesi gereken nokta, Aleviliğin din olup olmadığı gibi bir tartışmaya girmemesidir. Mahkeme, bunun yerine meseleye prensip açısından yaklaşmış, nüfus cüzdanında insanların dini kimliğinin yazılmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlükler düzeninin ihlali olarak görmüştür.
Mahkeme, bu kararıyla laikliğin kişilerin dinini ve inancını açıklamaya hiçbir şekilde zorlanamayacağı yolundaki tamamlayıcı tanımını kuvvetlendirmiştir
* AİHM, kararda “Kişinin din ve inancıyla ilgili değerlendirme yapmak devletin görevi değildir; devletin tarafsızlığına aykırı sonuç yaratır” görüşünden yola çıkıyor ve şu talebi iletiyor:
“Mahkeme, nüfus kimliklerinde bulunan din hanesinin silinmesinin buradaki ihlalin sona erdirilmesi açısından uygun bir çözüm olacağı kanaatindedir.”
* Kararın 1’e karşı 6 oyla alınmış olmasının altını çizelim. Türk üye Prof. Işıl Karakaş kararın lehinde oy kullanmış. Bu noktada Türk hükümetinin önemli bir karar alması gerekiyor. Hükümet, pekâlâ kararı AİHM’nin Büyük Dairesi’nde temyiz etme yoluna gidebilir. Ancak gerçekçi bakılırsa, kararın Büyük Daire’de tersyüz edilebilmesi pek kolay gözükmüyor.
ERDOĞAN KRİTİK KARARLARIN MENZİLİNDE
* Kararın bu şekilde kesinleşmesi halinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatının en kritik kararlarından biriyle karşı karşıya geleceğini söylemek mümkün. Bu durumda hükümetin Vatandaşlık Kanunu’nda bazı değişiklikler yaparak, vatandaşlar için dinden söz etmeyen yeni bir nüfus cüzdanı çıkartmaktan başka bir seçeneği yok. Bu, Türkiye açısından hukuki bir yükümlülük.
Ne güzel söylemişsin güzel pirim; “şu ellerin taşı hiç bana değmez, ille dostun gülü yareler beni”… Diye. Madımak Katliamının üzerinden on yedi yıl geçti, 2 Temmuz 1993 günü Madımak Oteli içinde kıstırılmış, sekiz saat taşlandıktan sonra ateşe verilerek, sevinç naraları içinde yakılmıştık.
İslami-Faşizmin, onun yedeğindeki siyasal erkin, kolluk güçlerinin geçen bu on yedi yılda tavrı hiç değişmedi; bizi taşlamaya ve yakmaya devam ettiler. Madımak, katliamdan hemen sonra tadilat edilerek ve altında bir kebapçı dükkânı açılarak tütmeye, bizi kanatmaya devam etti. Kardeşlerimizin, dostlarımızın, ustalarımızın yanık karanfil kokulu gülüşleri, kebap kokusuyla servis edildi yıllarca. O dükkânın açıldığı, ocağının yandığı her gün, ateşinin harlandığı her saat; tekrar tekrar taşlanıp, yakıldık. Pirimiz Koca Haydar’ı astılar, yetmedi; darağacının yerine diktikleri Madımak Otelinde 33 Canımızı yaktılar, kesmedi; salyalı ağızlarıyla “et” yediler yıllarca… Madımak yanarken yaptıkları gibi, sadece seyrettiler bizi… Çünkü bizi incittiklerinin çok farkındaydılar…
Yakanlardan, yaktıranlardan, seyredenlerden yıllarda geçmiş olsa, başka bir tavır beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama ya dost bildiklerimizden? Madımak, geçen bu on yedi yıl içinde çok kişinin siyasetine, sazına, sözüne, partisine, rakı sofrasına meze oldu.
Alevi Çalıştayı adı altında bir süredir devam eden saçmalıklar zirvesinden, yeni bir saçmalık daha yumurtlandı. Madımak Oteli yıkılmalı, yerine 37 ağaç ya da gül dikilmeli buyurdu bir bilen. Çok benimsendi masada oturan, Alevilikten, Madımakta yaşanan acıdan bi haber olanlar tarafından. Madımak yanarken alkışlayanlardan, kendilerini Madımak katillerinin avukatı, savcısı, hamisi ilan edenlerden beklenebilecek bir davranıştı. Bizi asıl yakan, bu teklifin Madımak mağduru, tanığı Arif Sağ’dan gelmesiydi. akp temsilcilerininde mal bulmuş mağribi gibi sarıldıkları bir öneriydi.
Katliamın 17. Yıl dönümünün ilk günlerindeyiz ama geçen on altı yıl boyunca tek dileğimiz, en büyük mücadelemiz Madımak Müze Olsun diyeydi. Hatta bazı oportünist-tatlı su solcusu dernek yöneticisi ve yandaşlarının “Madımak, barış ve kardeşlik müzesi olsun” dillendirmelerini bile önünü kesmiş, olacaksa Madımağın bir “utanç” müzesi olması gerekliliğini kabul ettirmiş, duyarlı kamuoyununda desteğini almışken, üstelik Madımak Müze Olsun bildirisinin altında sayın “sağ’ın” da imzası varken, hangi mantık, vicdan ya da muhasebeyle böyle bir teklifte bulunduğunun şokunu yaşamaktayız.